Hilmi Yavuz’un Gözünden “Oryantalizm”

Kelime anlamıyla şarkiyatçılık ya da Doğu bilimi olarak tanımlanan oryantalizm, bugün geldiği noktayla temel anlamından oldukça uzaklaşmış görünmektedir. Batılıların, Doğu üzerine yaptığı çalışmalar ve edinilen veriler göstermektedir ki, Batı Doğu’yu anlamak istememiş ve anlamak istemesi engellenmiştir.

Terimi bu bakış açısıyla değerlendiren ilk kişi Filistinli Edward Said olmuştur. Batılının gözünden Doğu’yu yani “öteki”yi tanımlayan yazar, oryantalizmi de bizzat yaşamış ve bu deneyimlerini paylaşmıştır. Batı’da iki tür Doğulu entelektüel olduğunu belirten yazar, ilk gruptaki entelektüellerin kendisinden emin, onurlu ve gururlu olduğunu diğer gruptaki entelektüellerin ise kompleksli, ürkek ve savunmacı olduğunu belirtir.[1] Kudüs doğumlu olan Edward Said, İsrail muhasarası altında geçirdiği yılları pasif bir direnişle dünyaya göstermeyi başarmasıyla ilk grup entelektüeller arasında ön sıralarda yerini almıştır.

Şerif Mardin, Alim Arlı, Ömer Baharoğlu, Hilmi Yavuz gibi isimler Türkiye’de önemli şarkiyat araştırmacıları olarak karşımıza çıkar. Bu yazarlardan Hilmi Yavuz, Türkiye’de oryantalizm denilince akla ilk gelen isim olmuştur. Onun oryantalizme getirdiği yeni fikirler ve Türk toplumu üzerinden verdiği örnekler, Türkiye’nin bilinç arkasında şekillenen dünyasını ortaya koymasıyla önemlidir.

“Aydınlanma ‘Akıl Çağı’ydı, evet ama hangi akıl?”[2] sorusuyla işe başlayan Yavuz, Edgar Morin’in “rasyonalite” ve “rasyonalizasyon” kavramları üzerine yaptığı açıklamaları sorgulayarak devam eder. “Rasyonalite, söylemle söylemin objesi arasındaki upuygunluğu araştırır ve upuygunluğu doğrular.”[3] diyen yazar, “rasyonalizasyon ise, belki de Freud’un tanımıyla bir tür ‘delilik’tir: Deneysel (empirik) ya da gerçek dünyada olup bitenlerle ilişkilendirilerek değil ama kurucularının kutsallaştırılmış (sacralise) sözü ile ilişkilendirilerek doğrulanmalıdır.”[4], demiştir.

Ardından bu iki kavramın da ‘akıl’ ile ilişkisi olduğunun, fakat rasyonalitenin, Voltaire, Diderot gibi eleştirel, kuşkucu ve yanlışlanabilir bir aklı ön gördüğünü; rasyonalizasyonun ise Robespierre’in kültleştirdiği dogmatik bir “Tanrıça Akla” dayalı olduğunu söylemiştir.

Giderek aydınlanma söyleminin Voltaire ve Diderot’un kuşkucu akıl anlayışından uzaklaşarak Robespierre’in “Tanrıça Akıl” anlayışına yaklaştığını belirten Yavuz, Batı’da yaşanan bu söylem değişiminin Türkiye için de geçerli olduğunu belirtir:

“Halbuki ne Voltaire’in, ne de Diderot’un amaçları buydu! Onlar tıpkı Morin gibi, dinin ve ‘necat’ (salut) ihtiyacının bilincinde olan aydınlardı; keza Tanzimatçı Osmanlı aydınları da! Bugünün Robespierre’leri gibi değil! Baksanıza, ortalık küçük küçük Robespierre’ciklerden geçilmiyor!”

Günümüz aydınlanmacılarının (İlhan Selçuk’u örnek vermiştir) bir kavram kargaşası ile karşı karşıya kaldığını ve bu anlayışın temelinde “askeri toplum hayali”ne dayalı, totalitarizmin meşrulaştırıcı bir mekanizması olduğunu ifade eden yazar; bugünün aydınlanmacı düşüncesini “uysal bir tebaadan oluşan disiplinli bir toplum inşa etme ideali”[5] olarak görür:

“Yanılmıyorum: Türkiye’de Aydınlanma bir ‘dogma’, Aydınlanmacılık da bir dogmatik düşüncedir. Eleştiri kabul etmeyen, aklı en temelkoyucu özelliği olan eleştiriden tecrid eden, dolayısıyla da aklı ‘dogma’ya dönüştüren, donmuş bir düşünce!”[6]

18. yüzyıl aydınlanmasının edebiyatta ırkçılık oluşturduğunu belirten yazar, E. J. W. Gibb’in Osmanlı Şiir Tarihi kitabını, “oryantalist bir utanmazlık anıtı”[7] olarak tanımlar. Gibb, “Türklerin ırklarının hakiki dehasını ifade edebilecek bir edebiyat yaratamamış olduklarını”[8], İran şiirini taklit ettiklerini ve “dört yüzyıl boyunca ‘taklit’ten ibaret bir edebiyat ortaya koyduklarını söylemektedir.”[9]

Irk kavramını ilk kez 17. yüzyılda François Bernier’in kullandığını ve bu terime “entelektüel tutarlılığı” veren düşünürün ise Kant olduğunu anlatan Yavuz, “Oryantalizm, bir ırk’ın ötekinden üstün olduğunu meşrulaştırma amacıdır; tarih ise, bir toplumun ulusal özelliklerini ortaya koymanın.”[10] demiştir.

Kant’ın, Hume’un ve hatta Voltaire’in de ırkçı olduğunu dipnotlarla açıklayan yazar, “Kafatasçılığı, tıpkı ırkçılık gibi icat eden de Avrupa’dır ve elbette 18. yüzyılın Aydınlanmacı Avrupası!”[11] demiştir.

Kafatasçılığın örneklerinin Türkiye’de de bulunduğunu söyleyen yazar, Afet İnan Hanım ve Dr. Şevket Aziz Kansu’nun bu örnek isimler arasında olduğunu  söyler:

Afet Hanım “Tarihten Evvel ve Tarih Fecrinde” başlıklı tebliğinde, “Orta Asya’nın ‘otokton(yerli) halkının âri ırka mensup Türkler, dillerinin de Türkçe olduğunu öne sürdükten sonra şu tespiti yapar: Âri ırkın kafatası, brakisefal tip kafatasıdır! Benzer cümleleri Şevket Aziz Kansu’da da görmek mümkündür.[12]

Hilmi Yavuz’a göre, “Türk modernleşmesi zihinsel olarak gerçekleşememiş, gerçekleştirilememiştir.”[13] Max Weber’in, modernliğin yolu rasyonaliteden (aklileşmeden) geçer, düşüncesi ile ne eğitimde ne ulaşımda ne politikada ne de kamusal alanda modernleşemeyen yani aklileşemeyen Türk toplumunun neden bir türlü modernleşemediğini açıklar. Burada amacı kesinlikle “modernleşme ihtiyacı” olmayan yazarın, yapmaya çalıştığı şey genel bir problem olarak görülen “modernleşme” sorununu gün yüzüne çıkarmaktır:

“Modernleşmememizin nedeni, sekülerleşememiş olmamıza bağlanamaz! Kemalizm’in sekülerleşme, yani ‘dünyanın büyüden arındırılması’ doğrultusunda gerçekleştirdiği radikal müdahaleler modernleşmeyi, olsa olsa olumsuz etkilemiş olabilir; yani modernleşmeyi değil; tersine, modernleşememeyi hazırlamıştır. Sekülerleşme bu kertede radikal girişimlerle özel ve kamusal yaşamın ta içlerine kadar girmeseydi, modernleşmeyi hazırlayan koşullar belki de kendiliğinden gerçekleşebilecekti…”[14]

“Türk aydınlanmasının laiklik konseptinin, temelde İslam’ı deist bir dine dönüştürmek gibi, örtük bir içermesi var mıydı, onu bilemem. Ama bunun mümkün olmadığının anlaşıldığını sanıyorum. Bu durumda, Türk modernleşmesinin radikalleşmesi kaçınılmaz olmuştur: Deizme dönüştürerek rasyonelleştiremedikleri İslam’ı, akıl-dışına atmak! Laikliğin siyasal değil; ama entelektüel arka planı bu ikilime dayanıyor: İslam’ı deizme ya da irrasyonaliteye irca etmek! Bu ikilem henüz aşılmış görünmüyor…”[15]

Türk modernleşmesinin semiyolojisinin iyi anlaşılması gerektiğini söyleyen Yavuz, parçanın bütünün yerini aldığını ifade eder. “Metonimi” adını verdiği bu kavramı ilk romanlarımızdaki karakter davranışları üzerinden yapar. Mesela kadın kahramanların hepsi neden piyano çalmaktadır. Fransızca konuşmak, piyano çalmak vb. şeyler yaparak Avrupa hayatına özenti duymanın modernleşme olduğu sanılmaktadır, demiştir.

“Türk modernleşmesinin Batılılaşma değil de bir oryantalistleşme olduğu”[16] sonucuna varan Yavuz, şimdi hangi Batı’yı örnek almalıyız sorusunu sorar. Buna cevap olarak şüphesiz geleneksel olmayan modern Batı’yı, demiştir. Ancak aydınlanmanın şu ya da bu ülkeye ait olmadığını, böyle bir ayrımda bulunulamayacağını belirterek onun milli bir gelenek değil, Avrupa’ya ait kozmopolit bir oluşum olduğunu ve bizim dogmatik olan Jakoben aklı seçtiğimizi belirtmiştir.

Yavuz daha sonra modernizm ve geleneği karşılaştırır ve “modernlik, geleneğin tasfiyesi ile mi, yoksa geleneğin yeniden üretilmesi”[17] ile mi oluşuyor sorusunu sormuş ve öncesinde gelenek ve gelenekselcilik kavramlarını karşılaştırmıştır. Geçmişten günümüze kalabilmiş kültürel değerleri “gelenek”, bu kültürel değerlerin değişemeyeceği düşüncesi de “gelenekselcilik”tir; ayrımında bulunur. Modernizmin ise gelenekselcilikle alakası olmadığını belirten Yavuz, “Tam tersine geleneğin dönüştürücü bir biçimde yorumlanması”[18] olduğunu anlatır.

Akabinde aydınlanmanın ahlaki bir temele dayanma vaadini gerçekleştiremediğini şu cümlelerle anlatır: “Bu ahlaki temel, erdemdir; erdem de bireysel olan değil, insanlığa ait olan idealleri gerçekleştirmeyi gaye edinmek. Modernlik, bireysel idealleri öne çıkararak, ahlakı erdemle temellendirmek  imkânından mahrum bırakılmıştır.”[19]

Yazar, tüm bu sòylemlerinin ardından Türkiye’de yenilik ve modernleşmenin, bilinçli bir unutturma ve geleneği tümüyle reddetme ve görmezden geldiğini ve modernizmde artık aklın yerini bilimin aldığını belirtir. Dahası, “Türk modernleşmesi, aklın yerine koyduğu bilimi de dogmalaştırmıştır.”[20] Modernleşmenin önüne set çeken bu duruma karşı Yavuz, bilimi Jakoben anlayıştan kurtarmamız gerektiğini savunmuştur.

Birçok Batılının Türk toplumunun onca gayretlerine rağmen adam yerine koyulmadığını ifade eden Yavuz, modernleşme yolunun Batılılaşmadan geçmediğini söylemiştir. “Modernleşme önce kendimizi anlamaktan, kendimizi geleneksel bağlarla ilişkili özneler olarak yeniden kurmaktan geçiyor, unutmamak gerek: Kendimizi adam yerine koymazsak, kimse bizi adam yerine koymaz.”[21] demiştir.

Yavuz, küreselleşmenin de bir çeşit emperyalizmin olabileceğini söyler. Burada üzerinde durduğu nokta entelektüellerin bu küreselleşmedeki payları olmuştur. Çünkü bu farkındalığı üretenler onlardır. Küreselleşen dünya ile batıya olan bağımlılığın daha da arttığı Asya ülkelerinde “emperyalizm, şimdi küreselleşme maskesi arkasında gizlenen ideolojik taşıyıcıları ile egemen olmaya çalışıyor; -oryantalist okur yazarlarıyla…”[22]

Yazar şimdi de oryantalizmin semiyolojisini çizmeye çalışır. Bu kavram ilk ne zaman ve nerede ortaya çıkmıştır. Buna cevap olarak 1492’de Amerikalıların, yeni kıtanın keşfi ve yerli halka zulmü ve aynı tarihte Emevilerin ve Yahudilerin İspanya’dan kovulmalarını örnek gösterir.

“Oryantalizm gücünü yoktan bir şeyi var etmesinden değil, olan bir şeyi olmayana (…) indirgemesinden alır.”[23] Diyen yazar, bu duruma örnek olarak “Müslümanların tarihin bir tarihsizliğe mahkûm edilmesini”[24] örnek verir.

Oryantalist kültürü emperyalist kültürle eş tutan Yavuz, oryantalizmi Batı toplumlarının Doğu’yu ilkel görme ya da görme isteği olarak tanımlar. Buradaki Batıdan kastı Hıristiyan ve Grek – Latin kökenli kültür olmuştur. Bu önemli misyonu yerine getirecekleri de üç grup halinde toplayan yazar, ilk olarak misyonerler, ikinci olarak tüccarlar, üçüncü olarak ise askerleri söylemiştir. Daha sonra bir de oryantalist aydınları bu gruba dâhil eder.

Batılılaşmanın tarihini Türkiye için insanların birbirlerini “ötekileştirmesi” olarak gören yazar, oryantalistliğin Türk toplumuna da tesirinini şu cümlelerle anlatır: “kendi yerli halkını insandan daha aşağı, batılıyı ise insandan daha yukarı, neredeyse bir Tanrı gibi görmek”[25]

Oryantalizm Türk modern kesimine aidiyet kazandıran bir kimlik ithaf etmiş olmakla birlikte, Türk gelenekçilerine ise olumsuz bir kimlik atfetmiştir. Bu iki tarafın birbirlerine cephe alması oryantalizmin kazancına olmuştur ve gelenekçi kesimin bu negatif kimliğine bir de “öteki” kimliği yüklemiştir.

Bu aşağılanma ve ezilme duygusunun Türk toplumunda yarattığı durumu ise kendini “yabancılaştırma” olarak tanımlayan yazar, daha sonra Batı’nın ATÜT ve feodalizm üzerinden Türk toplumunu oryantalistleştirme çabalarını ve daha sonra Filistin ve Bosna soykırımlarından söz eder.

Müslümanları barbar, terörist ve bir hayvan olarak gören Batı’nın tüm bu işkence ve aşağılama politikalarının bir oryantalizm projesi olduğunu ifade eden yazar, bu tarz kavramları kullanarak Batı’nın yaptığı eziyeti meşru kılmaya çalıştığını söyler. Tıpkı Amerika’nın Irak’a “size demokrasi getiriyorum” demesi gibi, bir fiiliyatı meşru kılma çabasıdır bu.

Yavuz’un tüm bunlardan sonra üstünde durduğu nokta, oryantalizmin bilinçdışımızda ve herkesin içinde oluşabileceği bir durum olmasıdır. Buna örnek olarak ise birçok yazarın Türk yazarının, tıpkı Gibb gibi divan şiirini içi boş sözler olarak görmesidir. Yazar bu durumu, “Türk entelijansiyasının zihninin Oryantalist bir yapılaşmadan öte bir şey olmadığını çok söyledim ve yazdım.”[26] “Hiç şüphe yok: Sadece Batılılar değil, deyiş yerindeyse, yerli oryantalistler de Osmanlı’yı ve Osmanlı kültürünü ‘görünmez’ kılmakta ellerinden geleni ardlarına koymamışlardır.”[27] Cümleleriyle sonlandırır.

Batılıların Avrupalılaşmayı bir hakikat projesi haline getirmeye çalıştıklarını belirten yazar, bunun bir dayatma olduğunu ifade ettikten sonra yapılmak istenenin aslında “kendi kimliğimizden” vazgeçtirilmek istenmemiz olmuştur, demiştir.

Batı’nın oryantalizm aracılığıyla, doğuyu oryantalistleştirmesi bir yana Asya toplumlarını yönetir duruma gelmesi, doğulu toplumlarda bir oksidantalizm bakış açısı doğurmasına sebebiyet vermiştir. Oksidantalizmi oryantalizmin tezat kavramı olarak değerlendiren ve doğunun batıyı, doğulu bir gözle algılama şekli olarak ifade eden yazar, bu durumu “oryantalizmden oksidantalizme (garbiyatçı) oryantalistleşme” olarak tanımlar. Yavuz, yaptığı bu tespitin ardından şöyle bir özetleme de bulunmuştur: “Türk entelijansiyası, kısaca, kendi ülkesine bakarken oryantalist, Batı’ya bakarken oksidantalisttir: Niçin, bir türlü ‘kendimiz’ olamadığımızın kanıtı!..”[28]

Özetle…

Oryantalizmi, aydınlanma döneminden başlayarak ele alan Yavuz; başta Batı toplumları ve yarattıkları projeler olmak üzere ve Doğu toplumlarının kendilerini öteki olarak görmesi, tepkisel batı algıları ve kendilerini küçük görme çabaları neticesinde ortaya çıkan bir durum olarak görmüştür.

Yavuz’a göre Batı, Doğu’yu görmek istememiş, tersine görmezden gelerek ve kötü sıfatlar kullanarak Doğu’yu her zaman aşağılamış ve kendini üstün görmüştür. Tüm bunları çağdaşlaşma, Avrupalılaşma ya da Batılılaşma projeleri üzerinden ve ellerinde gelen her türlü mekanizmayı kullanarak edebiyat dünyasına kadar taşımışlardır.

Doğu ise Tanzimat’tan beri gerçekleştirilmeye çalışılan bu projenin farkında değildir, üstüne üstlük kendisi de bu projeye yardım eder olmuştur. Cumhuriyet döneminde sekülerleşme adı altında yapılan batılılaşma adımları, Türk toplumunun geriye götürmekten ileri gidememiş, kendine, tarihine yabancı bir toplum haline getirmiştir. Batılılaşmanın rasyonel değil de rasyonalizasyon aklının yani Jakoben aklının alınması hükmedici bir aklın örnek alınmasına sebep olmuştur.

Tüm bunlardan sonra bir çözüm yolu sunan Hilmi Yavuz, Doğu’ya dayatılan Avrupalılaşma hayalinden vazgeçilip artık Doğu’nun kendine dönmesini ve bilim algısını, Jakoben aklın uşaklığından kurtarıp gerçek, kuşkucu ve yanlışlanabilir akla taşıması gerektiğini söylemektedir.

KAYNAKÇA

DOĞRUDAN YARARLANDIĞIM KAYNAKÇALAR:

  • Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, ss. 237 ( Eski Baskı İsmi: Hilmi Yavuz, Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, 2000, İstanbul.)
  • Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya, Batı’daki ‘Sürgün’ Doğulu/Yabancı, Edward Said’in Gözüyle Oryantalizm –“Öteki”ni Tanımlanması, Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Nisan 2009, s. 1.

YARARLANDIĞIM DİĞER KAYNAKÇALAR:

  • Hilmi Yavuz, Budalalığın Keşfi, Timaş Yayınları, 2012, İstanbul.
  • Edward Said, Entelektüel, Ayrıntı Yayınları, 1995, İstanbul.
  • Edwar Said, Oryantalizm, İrfan Yayınevi, 1998, İstanbul.

DİPNOTLAR

[1] Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya, Batı’daki ‘Sürgün’ Doğulu / Yabancı, Edward Said’in Gözüyle Oryantalizm –“Öteki”nin Tanımlanması, Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Nisan 2009, sayı: 1, s. 3.

[2] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 11.

[3] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 11.

[4] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 11.

[5] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 15.

[6] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 16.

[7] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 21.

[8] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 20.

[9] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 21.

[10] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 24.

[11]Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 26.

[12]Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 27-28.

[13] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 35.

[14] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 36.

[15] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 56.

[16] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 69.

[17] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 72.

[18] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 72.

[19] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 72.

[20] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 119.

[21] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 100.

[22] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 166.

[23] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 163.

[24] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 163.

[25] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 170.

[26] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 201.

[27] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 202.

[28] Hilmi Yavuz, Alafrangalığın Tarihi, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul, s. 229.

Paylaş
  • 3
    Shares
avatar
1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
1 Comment authors
Ali ihsan Recent comment authors
  Subscribe  
Bildir
Ali ihsan
Ziyaretçi
Ali ihsan

Robesierre değilde Diderot önemsenmeliydi belkide kim bilir