Okumadım Deme! En İyi 27 Distopik Roman

Medeniyet hep iyiye mi gidecek? Yoksa modern zamanlar bizi içinden çıkılmaz bir kuyuya mı sürüklüyor? Yazarın yarattığı evrenin içine yerleştirdiği kötümserlik yani distopyalar (ya da diğer adıyla anti-ütopyalar), bu sorular etrafında şekillenir.

En iyi distopik kitapları 27 sayısıyla sınırlamak aslında pek de mümkün değil. Listeye almadığımız daha nice yerli ve yabancı başarılı dsitopik kitap olduğuna hiç şüphe yok. Bu listedeki kitapların sırası belirlenirken iyiden kötüye doğru şeklinde bir anlayış da güdülmedi.


1. Swastika Geceleri – Katharine Burdekin

En önemli feminist eserlerden biri olarak görülen bu roman, faşizmin tehlikeleri hakkında okuyucularını uyarır.

Modern toplumlarımızın günden güne totaliter rejimlere doğru kaydığı, filozof Slavoj Zizek’in dediği gibi kapitalizmle demokrasi arasındaki sonsuz evliliğin bittiği bir dönemde hepimizin kafasını kurcalayan şey nasıl bir geleceğin bizi beklediği. Eğer insanlık bu gelecekten işaretleri okuyamayıp bu geleceği değiştiremediği takdirde Katharine Burdekin’in 80 yıl önce kurguladığı faşist bir dünya olabilir mi bizi bekleyen?

Şiddet ve hainliğin erkeklere statü kazandırdığı, kadınların damızlık hayvan vasfına indirgendiği bu dünyada herkesin ortaklaşa taptığı tek bir şey vardır: LİDER 

1937’de Hitler henüz yaşarken yazılan bu roman, uzun süre unutulmuş ancak 1980’lerde tekrar gündeme gelmişti. “1984” ve “Cesur Yeni Dünya” gibi büyük distopik romanların arasında yer alan Swastika Geceleri en önemli feminist eserlerden biri olarak görülmektedir.


2. Biz – Yevgeni Zamyatin

Totalitarizm tehlikesine işaret eden bu roman, böylesi bir toplumun olumsuzluklarını anlatır.

G. Orwell ve A. Huxley gibi yazarların öncüsü ve esin kaynağı olan Zamyatin, onlardan çok daha önce yazdığı Biz ile totalitarizm tehlikesine işaret ederek, anti-ütopyayı radikal bir eleştiri silahına dönüştürmüştür. Bütünlüklü, bitmiş bir topluma karşı olan Zamyatin Biz’de, böylesi bir toplumun olumsuzluklarını anlatır. 26. yüzyılda geçen romanda insan doğadan ve kendi “ben”liğinden koparılmış, “Biz”leşerek teknolojiye ve bürokratik devlete teslim olmuştur. Kişisellik yoktur… İnsanların adları değil, numaraları vardır. Saydam, cam duvarların arkasında yaşayan insanların her dakikası devletçe belirlenmekte, denetlenmektedir. Erkek ve dişi numaralar yalnızca, izin belgeleriyle önceden belirlenmiş sevişme saatlerinde birbirlerini ziyaret ettikleri zaman perdeleri indirme hakkına sahiptirler. Zamyatin “gerçek edebiyatın güvenilir ve gayretkeş görevliler tarafından değil, ancak aykırı ve asi ruhlular, çılgınlar ve hayalciler tarafından gerçekleştirilebileceğini” savunarak resmi görüşlere karşı çıkmış, kuşağının en radikal isimlerinden biri olmuştur. 


3. Damızlık Kızın Öyküsü – Margaret Atwood

Hiç kimsenin yüreği mükemmel değildir.

“Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu.”

Kadın, “bunaltıcı düşlerden uyandığı” bir sabah, hiçliğe dönüşmüş olarak buldu kendini. Artık bir adı yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu ama bir rahmi vardı. Yaşamını kolonilere sürülmeden, öldürülmeden, Damızlık Kız olarak sürdürmesini sağlayan rahmi. Artık âşık olmayacaktı, sevmeyecekti, onaylanmış bir dilin ötesine geçmeyecekti. Duvarlara asılmış sıra sıra cesetler, tek gerçeğin savaş ve üreme olduğunu hatırlatıyordu. Özgürlük hatırlanmayacak kadar uzaktaydı…

Margaret Atwood’un başyapıt niteliğindeki feminist distopyası Damızlık Kızın Öyküsü, bütün distopyalar gibi geleceğe dair bir paranoyayı değil, içinde yaşadığımız gerçeğin ta kendisini dile getiriyor. Erkek egemen muhafazakâr bir rejimin üremeyle sınırlandırdığı, mahrem örtülerin  ardına gizlediği kadın bedenleriyle bize aşina gelen bir gerçeğin.

Anlatılan bizim hikâyemizdir!


4. 1984 – George Orwell

İngiliz yazar George Orwell’in 1949 yılında yayımlanan ve kısa sürede kült mertebesine erişmiş eseri 1984, 1949 yılında yayımlanmıştır. Distopya türünde bir roman olan 1984, “Büyük Birader”, “Düşünce Polisi”, “101 Numaralı Oda”, “2+2=5” gibi çeşitli terminolojileri ve kavramları günümüz lugâtına dahil etmiştir. George Orwell kitapları arasında en çok bilinen eserdir.

Romanın adı “Avrupa’daki Son Adam” ismiyle yayımlanmak istenmiştir fakat Orwell’ın yayıncısı başarılı bir pazarlama stratejisiyle kitabın adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört olarak değiştirmiştir.

Roman, II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan totaliter rejimlere ağır bir eleştiri niteliğindedir ve romandaki alegoriler ve semboller bu totaliter devletleri işaret etmektedir.

George Orwell 1984 kitap özeti kısaca belirtilmek gerekirse romanın dünyası üç ayrı rejimle yönetilmektedir: Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya… Sovyetler Birliği’ni andıran Okyanusya, düşünmeden itaat eden  ve Büyük Birader adında birine bağlılıkları olan halkın yaşadığı devlettir. Toplumdaki tüm insanların hareketleri, düşünceleri ve davranışları izlenmektedir. Bir yeraltı örgütü olan muhalif özellikteki Kardeşlik ve bu örgütün lideri Goldstein, bu toplumun düşmanı olarak görülür. Romanın baş karakteri Winston’ın çeşitli olaylara dahil olmasıyla roman, okuyucuların akıllarında birtakım soru işareti bırakacaktır: Büyük Birader ve Goldstein gerçekten yaşıyorlar mıdır?

Eser, her ne kadar Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya adlı eseri ile birlikte distopik roman alanında en iyi bilinen kitaplar olsa da distopya türünün yaratıcısı Rus yazar Yevgeni Zamyatin’dir ve yazarın kitabı “Biz” (1920); 1984’ün, Cesur Yeni Dünya’nın ve Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler adlı eserinin ilham kaynağıdır.


5. Hayvan Çiftliği – George Orwell

İngiliz yazar George Orwell’ın siyasi hiciv tarzındaki kitabı Hayvan Çiftliği, 1945 yılında yayımlanmıştır. Eser, alegorik açıdan zengin bir eserdir ve Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası gibi totaliter rejimleri mizahî bir dille eleştirmektedir. Hayvan Çiftliği, özet olarak Stalinizmi yerden yere vururken Sovyetler’in kuruluşundan bu yana gerçekleşen olayları hicveder.

Hayvan Çiftliği eserinde adı geçen karakterlerin büyük bir kısmı domuz, kuzgun, köpek gibi hayvanlardır ve bu hayvanlar Stalin, Lenin, Marx gibi tarihî kişilerin alegorisi niteliğindedir.

George Orwell Hayvan Çiftliği kitabı, yıllardır olduğu gibi bugün de pek çok okulda okutulmaktadır. Kitap, sürükleyici ve mizahi diliyle okurları büyülemeye devam etmektedir.

Romanın 1954 ve 1999 yıllarında çizgi film versiyonları gösterime girmiştir. Roman, ayrıca İngiliz Progresif Rock grubu Pink Floyd’un 1977 tarihli “Animals” adlı albümünün konseptine ilham kaynağı olmuştur.


6. Kâbus – Alev Alatlı

Schrödinger’in Kedisi serisinin ilk kitabı Kabus…

2020’li yıllar… Postnişinde Yüce Pir’in oturduğu Yeni Dünya Düzeni tarikatı iktidarını hızla güçlendirmektedir. Tarikatı oluşturan vasıl, salik, mürid ve talipler, “Son Hakikat” dedikleri dünya görüşlerini gezegenin bütününe tebliğ etmekle yükümlüdürler. Dünya halkları ya “Tekleşmiş Varoluş”ta eriyecekler ya da genleri yok edilmek suretiyle mutlak bir biyolojik ölümle karşı karşıya bırakılan Sömürülmezler’in ve Lanetliler’in kaderini paylaşacaklardır. Postmodern Faşizm. “Tek bir dünya, tek bir devlet, tek bir bayrak!” sloganıyla özetlenen çağdaş değerlerini, evrensel medyanın tüm olanaklarını kullanarak dayatır.

Alev Alatlı’nın uzun yıllardır üzerinde çalıştığı dev romanı, ülkemiz edebiyatındaki ilk çaplı ‘Anti-Ütopya’ özelliğini altını çizdirecek bir tonlamayla okurun ve düşünebilen Türk insanının ilgisine sunuluyor. Bir gerilim romanının tempo ve heyecanını bir an bile elden kaçırmadan, ülke olarak neden ön-insanlar aşamasında kaldığımızın çözümlemelerini yapıyor, acımasız gerçekleri birer tokat gibi yüzümüze çarpıyor… Schrödinger’in Kedisi’ni tokat yemekten bitap düşmüş, yenik fakat dersler almış bir insanın bilgeleşmiş, külçelişmiş, felsefeyle kutsanmış ağırbaşlılığıyla bir kenara bırakırken, kendi yaşamınız ve ülkenin acınacak hali üzerine bin bir ant içerek yeni günlerinize başlıyorsunuz. 20. yüzyılın acılarla dolu yaşamında yer almış her Türk aydının muhakkak okuması gereken görkemli bir yapıt.


7. Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley

Karamsar bir gelecek tasarımının güçlü betimlemesini sağlam bir üslupla okuyuculara sergiler.

“Cesur Yeni Dünya” bizi “Ford’dan sonra 632 yılına” götürür. Bu dünyanın cesur insanları kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilirler. Kadınların döllenmesi yasak ve ayıp olduğu için, “annelik’ ve ‘babalık’ pornografik birer kavram olarak görülür Toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma hipnopedya -uykuda eğitim- ile sağlanır. Hipnopedya sayesinde herkes mutludur; herkes çalışır ve herkes eğlenir. “Herkes herkes içindir.”

“Cesur Yeni Dünya”nın önemi yalnızca ardılları için bir standart oluşturması ve karamsar bir gelecek tasarımının güçlü betimlemesiyle değil, aynı zamanda ‘birey yok edilse de süren macerasının’ sağlam bir üslupta anlatılmasıyla da ilgili. Huxley, yapıtını ütopa geleneğinin kuru anlatımının dışına çıkarıp ‘iyi edebiyat’ kategorisine yükseltiyor.


8. Dava – Franz Kafka

Korku Çağı diye adlandırılan 20.yy. da insanoğlunun kurtulunması olanaksız yazgısının  öyküsüdür.

Franz Kafka’nın Dava adlı romanının bu çevirisi, yazarın Oxford Metinleri diye adlandırılan el yazıları üzerinde Amerikalı ve Alman uzman-ların yaptıkları son çalışmalarla oluşturulan metinden yapıldı.

Dava, Korku Çağı diye adlandırılan 20. yüzyılda insanoğlunun artık neredeyse kurtulunması olanaksız bir yazgıya dönüşen kuşatılmış yaşamının öyküsüdür.

Bu çağa korku egemendir, çünkü insan, hemcinsleriyle insanca bir dil aracılığıyla iletişim kurabilme, böyle bir dille insanca tepkiler uyandırabilme olanağından yoksun kalmıştır.

Albert Camus’nün deyişiyle, bu olanağın bulunmadığı bir çağ artık ancak “Korku Çağı” diye adlandırılabilir.

Kafka’nın Dava’da betimlediği yargılama süreci, böyle bir çağın en güçlü simgelerinden biridir ve onun eseri, insan insanın korkusu olarak kaldığı sürece, güncelliğini hiç yitirmeyecektir.


9. Fahrenheit 451 – Ray Bradburry

Totaliter yönetimlere, kültür endüstrisine ve uzunca bir süredir sürdürdüğümüz yaşam tarzına yönelik en keskin eleştirilerden biridir. Belirsiz bir gelecekte, özel yanmaz giysileriyle ‘itfaiyeciler’ i kimi evlere düzenledikleri baskınlarda içinde su yerine gazyağı bulunan hortumlarla evlerde ele geçirdikleri kitapları yakarlar. “İtfaiyeciler”in tek görevi budur. İşini seven bir itfaiyeci’ olan Guy Montag, bir gün bir genç kızla karşılaşınca kafasında o güne kadar hiç sorgulamadığı sorular uyanmaya başlar. Kitaplar nasıl şeyledir, insanların birlikte yanmayı bile göze aldığı bu kitaplarda neler vardır? Montag artık işini, eşini ve tüm yaşamını başka bir gözle değerlendirmeye başlar. Kitapları düşünür ve her kitabın arkasında bir insanın varlığını duyumsar, çünkü her kitabı bir insan düşünüp yaratmıştır. Montag bundan sonra, yakmak için girdiği evlerden kitap çalmaya başlar ve gelişen olaylar sonucunda yasa dışı, aranan bir suçlu durumuna düşer.


10. Toprak Palas – Çağrı Aktaş

Dünyadaki son medeniyet, yaşamış olduğunuz küçük bir şehirden ibaret olsaydı nasıl hissederdiniz? Peki dünyadan geriye kalan son kütüphaneye gidip son kitabı okusaydınız… Tüm insanlığın mirası sizin sırtınızda olsaydı öylesine yaşayıp ölmeyi kabullenebilir miydiniz?

Toprak Palas, ekolojik kıyametin yaşandığı yeryüzünden kendilerini yalıtarak yerin altındaki saraylarında yaşayan, dünyaya yeni bir medeniyet doğurmaya ant içmiş Rahim halkını kahramanımız Vera üzerinden sunuyor bizlere. Kusursuzu hedefleyen bu yaşam tarzından içten içe pek de memnun olmayan Vera, Rahim’in yüksek kubbelerinde, karanlık dehlizlerinde ne olduğunu bilmediği bir fikrin peşine düşüyor ve yaşadığı toplumdaki çatırdamalara şahit oluyor.

Çağrı Aktaş’ın bu distopyasında yerin altında yapay bir cennete ve bu cennet içinde bir cehennem fikrinin filizlenmesine tanık olacaksınız. Güven içinde yaşamak mı, yoksa ölmek pahasına özgürlüğü aramak mı?

“Ben miyim gerçek, yoksa onlar mı? Hangi taraf sahte, ayırt edemiyorum.”


11. Mülksüzler – Ursula K. Le Guin

…Vermediğimiz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir.” Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı.

Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.

Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin’in, Goldmann ve Goodman’ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlaki ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır.


12. Başlat – Ernest Cline

Burası Oasis buradan çıkış yok!

Yıl 2045 ve dünya çok çirkin bir yer.

Uygarlıkları felce uğratan enerji krizi, tam anlamıyla felakete dönüşen iklim değişikliği, kıtlık, yoksulluk, bulaşıcı hastalıklar ve geriye kalan son kaynaklar için süren nükleer savaşlarla cehenneme dönen bir dünya… Ve bu dünyada yaşamak zorunda olan tüm talihsiz insanlar gibi, henüz on sekiz yaşındaki Wade Watts da uyanık olduğu zamanın neredeyse tamamını bir simulasyonun içerisinde geçiriyor.

İstediğiniz kişi olabileceğiniz, istediğiniz yerde yaşayabileceğiniz ve istediğiniz şeyleri yapabileceğiniz bir yer olan, insanlığın son vahası, sanal dünya OASIS’te. Ve bir gün OASIS’in yaratıcısı James Halliday ölüyor. Arkasında bıraktığı milyonlarca dolarlık bir servetle. Ancak bir sorun var. Ortada bir varis yok.

James Halliday bütün mirasını tek bir kişiye bıraktı. Yarattığı devasa sanal dünya OASIS içinde sakladığı üç anahtarı bulacak olan kişiye. İşte dünya çapındaki kıran kırana mücadele böyle başladı. Ve anahtara giden ilk ipucunu Wade Watts buldu.


13. Demir Ökçe – Jack London

Modern karşı ütopyaların ilki sayılan bu roman, toplumda ve siyasette gelecekte yer alacak değişiklikleri irdeler.

Jack London’ın 1907’de yayımlanan Demir Ökçe adlı eseri, modern distopik romanların ilki sayılır. Totaliter ve baskıcı sistemdeki toplumu tanımlamak için kullanılan distopya kavramı, bu kitapta, ABD’de oligarşik bir tiranlığın yükselişinde yansıyor. George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanına da esin kaynağı olan Demir Ökçe, toplumda ve siyasette gelecekte yer alacak değişiklikleri irdeler. Jack London’ın ileride ABD’de bir çöküş yaşanacağı yolundaki öngörüsü tam anlamıyla gerçekleşmemişse de, yazarın uluslararası gerginliklerle ilgili görüşleri birkaç yıl farkla da olsa gerçek tarihle örtüşür. Demir Ökçe’de 1913’te başlayan bu çatışma, gerçekte 1914’te patlak vermiştir. Dahası, London sadece 1914’te olanları değil, İkinci Dünya Savaşı’na giden olayları da kehanette bulunurcasına öngörmüş; faşist yapılanmanın dünyayı nasıl dehşete sürükleyeceğini ve bunun karşısındaki devrimci duruşun nasıl olması gerektiğini dile getirmiştir.

Ne yazık ki geçen zaman London’ın kehanetlerini doğrular niteliktedir.


14. Otomatik Piyano – Kurt Vonnegut Jr.

İnsanlara gerek kalmadan üretim yapıldığı dönemleri anlatan bu roman, makineleşen dünyayı gözler önüne serer.

3.Dünya Savaşı sürerken, insanlara hiç gerek kalmadan üretim yapmanın yolu bulundu. Sorun şu: İnsanlar ne yapacak? “Bu şarkıyı senin şerefine çaldım, Doktor, ” diye bağırdı, Rudy gürültüyü bastırarak. “Bitene kadar bekle.” Rudy, antika enstrüman sanki en son teknoloji harikaksıymış gibi davranıyor, heyecanla inip kalkan tuşların ardında seçilebilen müzik kalıplarını gösteriyordu: titremeleri, bütün tuşların akordiyon gibi hareket etmesini ve bas tuşların ağır ağır, düzenli inip kalkışlarını. “Bak, şu ikisinin inip kalktığını gördün mü doktor! Tıpkı bir adam çalıyormuş gibi. Şunlara Bak!”Müzik tam beş sentlik bir eğlence sunmuş havasıyla birden Rudy hâlâ bağırıyordu:”İnsan bir tuhap oluyor değil mi Doktor, şu tuşların inip kalktığını seyrederken? Sanki bir hayalet oturmuş yüreğini döküyor gibi.”


15. Son Şeyler Ülkesinde – Paul Auster

Her türlü üretimin, her türlü yaratımın durduğu geleceksiz bir şehir ya da bir ülke. Her şeyin yok olduğu ve bir daha geri gelmediği bir yer. Elinizi attığınız şeylerin son şeyler olduğunu bildiğiniz bir ortam. Evsiz kalıp sokaklarda çöplerden bulduklarını yiyen ya da çöpten bulduklarını satarak geçinen insanların yaşadığı bir şehir. Hırsızlığın artık suç sayılamayacak kadar yaygınlaştığı, zaten suç sayacak karar mercilerinin bile kalmadığı, bütün umutların tükendiği, insanların ölümü kurtuluş olarak gördüğü, artık kimsenin çocuk doğurmadığı bir cehennem.

Paul Auster, benzersiz bir anlatımla, geleceğe göndermeler yaparak, yaşamakta olduğumuz dünyanın yozlaşması, çıkar kavgaları, savaş çığlıkları sonucunda karşılaşacağımız kâbusun izdüşümünü aktarıyor. Son Şeyler Ülkesinde, gerçekten de her şeyin sonuna varılmasının mümkün olduğu konusunda bir uyarı.


16. Uyandığında – Hillary Jordan

Uyandığında, yakın bir gelecekte, din devleti haline gelmiş bir ABD’de geçiyor. Suç işleyenlerin ten renklerinin, vücutlarına verilen bir virüsle değişime uğratıldığı ve bu kişilerin toplum içinde birer utanç simgesi olarak yaşamak zorunda bırakıldıkları bir gelecek bu.

Romanın kahramanı Hannah Payne, evlilik dışı ilişki yaşayıp kürtaj yaptırdığı için on altı yıl boyunca bir “Kırmızı” olarak yaşamaya mahkûm edilir. Ailesi tarafından reddedilen Hannah’yı, dini eğitim merkezlerinden düzen karşıtı eylemcigrupların sığınaklarına uzanan macera dolu biryolculuk beklemektedir. Çıktığı bu yolculukta Hannah çocukluğundan beri kendisine dayatılmış bütün fikirlerle hesaplaşacaktır. Kürtajın yasak olduğu ve en büyük baskıyı kadınların gördüğü bu totaliter dünyayı Türk okuyucusu çok iyi anlayacaktır.


17. Yol – Cormac McCarthy

Bir baba ve oğlu yanıp kül olmuş Amerika topraklarında sonu asla gelmeyecekmiş gibi görünen bir yolculuğa çıkar. Niyetleri orada onları bir şeylerin bekleyip beklemediğini dahi bilmedikleri sahile ulaşmaktır. Rüzgârda uçuşan kurşuni küller her yeri ele geçirmiştir. Bu yıkım sonrası yolculukta kendilerini savunabilecekleri bir tabanca, yağmaladıkları yemekler ve birbirleri dışında hiçbir şeyleri yoktur.

Hiçbir umudun kalmadığı bir gelecekte bir baba ile oğulun hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi anlatan Yol nihai yıkım, umutsuz azim ve bunlara rağmen kaybolmayan şefkatin anlatıldığı bir şaheser.


18. Atlas Silkindi – Ayn Rand

Ayn Rand, çok da uzak olmayan bir gelecekte fazlaca bürokratik ve yozlaşmış otlakçılar tarafından yönetilen kolektif yönetimin ABD’yi ekonomik çöküşün eşiğine getirdiği bir distopya yaratıyor. Rand’in başkahramanı, demiryolu işletmesinde büyük bir işkadını olan Dagny Taggart ve şirketi devletin düzenlemeleri doğrultusunda sürekli engellerle karşılaşır. Mevcut durumda iki seçeneği vardır; işini sürdürebilmek için bu yolsuzlukla yalnız başına bitmek bilmeyen bir savaşa dahil olmak ya da uzun yıllardır emek verdiği şirketi bırakıp, toplumun (bilim adamları, sanatçılar, sanayiciler gibi) tüm üretken ve yaratıcı üyelerinin rasyonelliğin ve otonominin hâkim olduğu bir dünya yaratmak umuduyla kaçtığı Galt’s Gulch isimli gizli ütopyaya katılmak.  Bu distopik romanını, takipçileri Rand’ın kişisel felsefesi olan Objektivizmin sözcüsü olarak görmekteler.


19. Hayatta Kalma Güncesi – Doris Lessing

Yaşanan aşkları ve iktidar kavgalarını anlatan bu roman, hayata tutunmak için verilen savaşı okuyuculara yansıtır.

“Mutsuz çocukluklar, romancılar yaratır,” diyen Doris Lessing, roman ve öykülerinde,

20. yüzyılın toplumsal ve politik kaosu içindeki bireylerin yaşam serüvenlerini anlatır.

Nobel ödüllü yazar Doris Lessing’in bu değişik ve çarpıcı romanı bir tür kıyamet öyküsü. Çevre kirliliği, hoyratça kullandığımız doğal kaynakların tükenişi, evsizlerin sayısı artarken sokak çetelerinin kural tanımazlığının kural haline gelişi, dilin yozlaşması ve yoksullaşması, iletişimsizlik, insanların büyük şehirlerden kaçmak zorunda kalışları ve kalabalıkların yerini alan ıssızlık…

Lessing usta ve akıcı anlatımıyla, bütün bu olup bitenlerin görgü tanığı olan, hatta hiç tanımadığı bir çocuk-kadının sorumluluğunu da üstlenen yaşlıca bir kadının ağzından aktarıyor olayları. Yazarın kıvrak dili; insanların çaresiz durumlarda en olmayacak koşullara nasıl ayak uydurduklarını, bu koşullara rağmen yaşanan aşkları ve iktidar kavgalarını, hayata tutunmak için verilen savaşımı, çok etkileyici bir romanda biçimlendiriyor.


20. Otomatik Portakal – Anthony Burgess

Karabasan gibi bir gelecek atmosferi… Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler… Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu “nadsat”ı… Ve Stanley Kubrick’in muhteşem film uyarlaması, yirminci yüzyılın kült eserlerinden biri olan bu romanın şöhretini pekiştirmiştir…


21. Körlük – José Saramago

Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikâyesi. Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.


22. Beni Asla Bırakma – Kazuo Ishiguro

Yatılı okul Hailsham’ın öğrencileri, bahçe duvarının arkasındaki karanlık ormandan çok korkarlar. Hafta sonları veya tatillerde evlerine gitmez., Hailsham’dan önceki yaşamlarını hatırlamazlar. Dış dünyayla bağlantıları yoktur. Öğretmenler değil, gözetmenler tarafından eğitilirler. Spor ve sanata büyük önem veren gözetmenler, Hailsham öğrencilerine sürekli özel olduklarını hatırlatır ve bedenlerine çok iyi bakmaları gerektiğini tekrarlar.

Kathy H. de bir Hailsham mezunu. Otuz bir yaşında ve bakıcılık yapıyor. Hailsham’daki en yakın iki arkadaşının yeniden hayatına girmesi üzerine, onlarla paylaştığı geçmişi gözden geçirmek zorunda kalıyor. Onları özel kılan şeyin ne olduğunu ve bundan sonra hayatlarını nasıl biçimlendireceğini daha derinden anlamaya ihtiyacı var.

Şu sorunun cevabını da bulması gerek; sanat ve aşk zamanı durdurabilir mi?

Kazuo Ishiguro, yayımlandığı yıl Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesine alınan Beni Asla Bırakma’da, yıkıma götüreceğini bile bile kendi kaderini kabullenenlere odaklanmış görünüyor.


23. Açlık Oyunları / Ateşi Yakalamak / Alaycı Kuş – Suzanne Collins

Belirsiz bir gelecekteki muzaffer ve baskıcı bir otoriteye karşı aşkın, bilincin, örgütlenmenin ve başkaldırının gerekliliğine dair modern ve  ürkütücü bir destan.

Açlık Oyunları orijinal adıyla The Hunger Games Amerikalı yazar Suzanne Collins tarafından yazılan, 2008’de yayımlanan gençlikromanıdır. Roman, uzak ve belli olmayan bir gelecekte Kuzey Amerika’da kıyamet sonrasında kurulmuş Panem’de yaşayan 16 yaşındakiKatniss Everdeen’nın ağzından anlatılmaktadır. Halk, gelişmiş bir şehir olan Capitol tarafından yönetilmektedir. “Açlık Oyunları” her yıl ülkenin on iki mıntıkasından seçilen 12-18 yaş arası bir kız ve erkeğin tek kişi kalana kadar savaştığı ve capitol halkı tarafından bir görsel şölen gibi sunulduğu bir televizyon programıdır.


24. Azrail Koşuyor – Stephen King

İlk kez 1982 yılında yayınlanan Azrail Koşuyor, Stephen King’in diğer birçok eseri gibi beyaz perdeye taşındı. 1987 yılında Ölüme Karşı Koşan adıyla sinemaya uyarlanan kitap, kurgusuyla oldukça ses getirdi. Hikâye ise, ekonominin bitmeye yüz tuttuğu, kavgaların ve şiddetin gittikçe arttığı, korkutucu bir ülke haline gelmiş Amerika’da geçiyor.

Diğer distopya kitaplarında olduğu gibi, burada da kapitalizmin etkisi ve paranın insana neler yaptırabileceği anlatılıyor. Daha doğrusu paranın yanında insan hayatının değersizliği! Stephen King’in gerilim dolu bu kitabında iki ayrı hikâyeye rastlıyoruz. İkisinde de “durma yoksa ölürsün” mantığı ön planda. Örneğin kalp hastalarının yarıştığı bir yarışmada, koşu bandında kalp krizinden ölen insanları görüyoruz.


25. Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? – Philip K. Dick

İlk kez 1968 yılında yayınlanan Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? kitabının konusu post-apokaliptik bir dünyada geçiyor. Bu terimi bilmeyenler için hemen açıklayalım. Olası global bir savaş, nükleer felaketler, salgın hastalıklar sonrası yaşanan olaylar post-apokaliptik olarak adlandırılır ve distopyanın alt türüdür. Blade Runner (Bıçak Sırtı) adıyla beyaz perdeye de taşınmıştır

Üçüncü dünya savaşı yaşanmış ve tüm bitki örtüsü yok olmuştur. Yaşamanın neredeyse imkansız bir hale geldiği dünyada, insanlar daha fazla duramaz ve Mars’a gider. Burada insan görünümlü, çok gelişmiş androidler üretirler. Bu androidlerden bazıları izinsiz olarak dünyaya gelir ve burada bir android avcısının ağına düşerler. Rick Dechard adındaki android avcısı, dünyanın düzenini bozmak için gönderilen bu insansı makineleri öldürmekle görevlidir. Ancak onların insan mı yoksa android mi olduklarını öğrenmek için psikolojik bir test yapmak zorundadır.


26. Neuromancer – William Gibson

Sanal gerçeklik ve genetik mühendisliklerle dolu bir dünya, çok uluslu şirketler tarafından yönetilen uluslar, yapay zeka ve cyberspace gibi konseptlerin ilk kez ortaya atıldığı bir dil, cyberpunk akımının yaratıcısı bir yazar. Kendinden sonrakileri en fazla etkileyen bilim kurgulardan biri olan Neuromancer’a hoş geldiniz. Tarihsel olarak da çok önemli bir roman bu, sadece ilk cyberpunk romanı olmakla kalmıyor çünkü, günümüzde hâlâ en iyi cyberpunk romanı olma özelliğini koruyor.

Neuromancer’ın konusu şöyle: Japonya’da distopik bir yeraltı dünyasında yaşayan yetenekli hacker Henry Dorsett Case, patronundan çalarken yakalanınca ceza olarak sinir sistemi hasara uğratılır; artık siberuzaydaki global ağa erişebilmek için beyin-bilgisayar arayüzünü kullanamayacak, kısaca işini yapamayacaktır. Kendini uyuşturucuya veren Case intihara günbegün daha çok yaklaşmaktadır ki Molly isminde acayip gizemli ve çekici bir paralı asker+sokak samurayı ona bir teklifle yaklaşır: Case güçlü bir yapay zekayı yok edecek, Molly de karşılığında onu eski haline döndürecektir.


27. Postacı – David Brin

Kimyasal savaş bitmiş, bakteriler, kıtlık ve iklimdeki değişiklikler, Amerika Birleşik Devletleri’ni bir yıkıntıya çevirmişti. Birbirinden kopuk, küçük köyler, gezgin maceracılar ve toplumu yeniden “en güçlü olan sağ kalır” ilkesiyle örgütlemeye çalışan “sağkalımcı” ırkçılar, yeni Amerika’ya egemendi.

Gezgin bir maceracı, eski bir posta cipinde bulduğu postacı üniformasını giyip eski mektupları bir köyden diğerine taşımaya başladığında, uygarlığın en temel unsurlarından birini de yeniden canlandırmış oluyordu: İletişim.

David Brin kitabının gerekçesi ve kahramanı hakkında şunları söylüyor:

“Postacı, uygarlığın çöküşü fikrinden zevk alıyormuşa benzeyen tüm o ‘kıyamet-sonrası’ kitaplarına ve filmlerine cevap olarak yazıldı. Bu kitap, onlardan farklı olarak, ne kadar çok şeyi fazlaca önemsemeden varsaydığımızın, bugün bizi birbirimize bağlayan o küçük lütufların eksikliğini ne kadar çok çekeceğimizin hikâyesidir. Kitabın başkarakteri özel bir tür kahraman; başından geçen acı ve belaların katılaştırdığı, ama gene de bir şekilde nasırlaşmamayı başarmış, ümit etmek isteyen biri. Bir zamanlar hepimizin paylaştığı bir rüyayı elinden bırakamıyor; eski halimize dönebileceğimize, hatta belki eskisinden daha da iyi olabileceğimize inanıyor. Bu sinik çağda, içimizde saklı olan iyiliği hatırlatan şeylere ihtiyacımız var.”


Kaynaklar 1 2 3

Paylaş
  • 3
    Shares

Adem İzci

Kibri kınarken daha da kibirli olan birey. Çok okumak da iyi değil dediler. Aslında çok da okumamıştım.

avatar
  Subscribe  
Bildir